Yunus Emre’de ‘Kendini Bilmek’

Giriş

Bilgi, iletişim, teknoloji çağı derken 21. yüzyıl artık “dijital çağ” olarak karşımıza çıkıyor. Ev, iş ve toplumsal hayatlarımıza doğrudan etki edecek olan dijitalizmin yeni hayatımız için getirileri mi, yoksa götürüleri mi olacak? Uzun süredir alışık olduğumuz internetin sağladığı imkanlara şahit olduk. Teknoloji iyi niyetlerle ve hayatımızı kolaylaştırmak için kullanılırsa elbette gelişmeler güzel karşılanacaktır. Fakat ekonomi, eğitim, sağlık gibi bütün sektörlerin online hale dönüştürülmesi ve çalışma alanlarından insan faktörünün büyük oranda çekilerek yerine robotlara dayalı bir otomasyon getirilmesi, dolayısıyla insanın toplumsallaşmasının önünün kesilmesi, yeni planlanan uygulamaların sonuçlarının sorgulanmasını gerektirmektedir. Nitekim getirilmek istenen yeni sistem,  dijital otomasyona paralel olarak insan için bireyselliği/tekilliği (singularity) öngörmektedir. Bu tekil insan toplumsal ilişkilerden soyutlanarak –her şey online olduğuna göre- sadece bilgisayarı ile iletişim kuran bir hale dönüşmüş olacaktır. 

Ancak singularity ile ifade edilen “teknolojik tekillik” daha üst bir kavramla, teknolojik gelişmelerin hızının bugünkü kurum, yöntem, araçlar ve insanın zihinsel kapasitesiyle takip edilemez, adapte olunamaz ve kontrol edilemez noktaya ulaştığı bir hipotetik durumu tarif etmek için kullanılmaktadır (Çağatay, 2019: 232). Bu açıdan bakınca gittikçe insanın yerini yapay zekaya bırakacağı, neuralink teknolojisi ile insan beynini bilgisayara bağlama çalışmalarının hızlanacağı bir döneme doğru ilerliyoruz. Böylece yeni sistem, hayatı kolaylaştırmanın çok ötesinde insandan insanî değerlerini de alarak onu dijital insana dönüştürmeyi bile hedeflemektedir. Bizim inanç, gelenek ve kültürümüze hayli yabancı olan bu yaklaşımlar “insan” olarak konumumuzu yeniden sorgulamamızı zorunlu kılmaktadır.    

Yeni imkanlarla bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaşmış, fakat buna rağmen gerçek bir “iletişim” gerçekleşmiş midir? Teknik boyutta gelişmiş bir bilgi ve iletişim ağına sahip olmak, insan olarak ihtiyaç duyduğumuz asıl bilgi ve iletişimi bize sağlamış mıdır? Bilim ve teknolojinin sürekli gelişmesinin hayatımızı kolaylaştırarak daha huzurlu bir yaşam sunması beklentisine rağmen, dünya çapında yaşanan gerçekler böyle olmamış, genel olarak insanlık, özel olarak tek tek insanlar, içinden çıkılamaz sorunlarla boğuşmaya devam etmiştir. O halde insana ve insanlığa huzuru getirebilecek olan eylem, belki de ‘bilgi’nin yeniden tanımlanmasıdır. Doğa bilimlerinin, teknolojinin ya da iletişim ağlarının gelişmesi manevî huzuru sağlayamadıysa en genel tabirle ‘dışsal’ değil, ‘içsel’ bilgiyi araştırmak gerektiği kendini göstermektedir. ‘İçsel bilgi’ ne anlama gelmektedir? İnsan böyle bir bilgiyi edinebilir mi ve bu bilgiyi elde etmek, aynı zamanda bizi kurtuluşa götürebilir mi? Dışsal iletişim ağları gerçek bir ilişki için yeterli değilse, kendimizle kuracağımız bir ‘kendilik ilişkisi’ ve bu yolla ulaşacağımız ‘Tanrı ilişkisi’ insan olmanın kaçınılmaz unsurları olarak karşımızda durmaktadır. Manevi üstatlarımız insan olmanın anlamını kendi içselliğimizde aramamız gerektiğini, dünyada elde edebileceğimiz en önemli ilmin bu olduğunu söylemişlerdir.   

İlim ve irfan tarihimiz bu konularda bize yol gösterebilecek manevi üstatlarla doludur. Kutsal inançlarımıza göre insan, Allah’ın halifesi olarak yaratılmış ve bu ödevini gerçekleştirmek üzere yeryüzüne gönderilmiştir. Ancak yeryüzünün şartları, insanın kendi hakikatini doğrudan görebilmesine imkan vermez. Aynı zamanda burada insanın gerçek tabiatından sapmasına yol açacak çok fazla uyaran vardır. Kişi kendisini insanlık pozisyonundan aşağı çeken uyaranlara kapılırsa, kolaylıkla yolunu kaybedebilir. Bu yüzden aslını bulmak isteyen insan için bir imtihan ve mücadele süreci gerekir. İşte hakikatini bulmak için yapılan bu mücadele ‘kendini bilmek’ olarak tanımlanabilir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) “Kendini bilen Rabbini bilir.” hadisi ile insan olmanın yolunu bize en güzel şekilde özetlemiştir. O halde bu yola girerek kendini gerçekleştirmeyi başarmış, insan olmanın hakkını vermiş ariflerimizin hayatına ve öğretilerine bakmak bize ihtiyacımız olan rehberliği verecektir. Burada kendi coğrafyamızın tasavvuf geleneğinden Yunus Emre’nin (1240-1320) görüşlerini inceleyerek yukarıdaki sorulara cevap bulmaya çalışacağız. 

Yunus Emre’nin İrfanî Yaklaşımı

Değerli Anadolu mutasavvıf ve şairimiz Yunus Emre sade bir Türkçe ile kaleme aldığı şiirlerinde, bir taraftan biçimsel olarak Anadolu Türkçesini ustalıklı bir şekilde kullanırken, diğer taraftan içerik olarak derin bir varlık, bilgi ve aşk felsefesi ortaya koymuştur. Onun felsefesinde insan ilahî aşkı arayan bir varlık olarak sunulur. Allah’ın halifesi niyetiyle yaratılan insanın bu makamı gerçekten hak edebilmesi ise kendi nefsinde gerçekleştireceği bir arınma ile mümkündür. Ancak bu arınma birden bire elde edilen bir hâl olmayıp insanın uzun bir tekâmül süresini tecrübe etmesini gerektirir. Yunus Emre için asıl ilim işte bu süreçte kişinin yaşadığı nefsî tecrübelerde meydana gelir. Bu yüzden hakikî ilim, onun meşhur “İlim kendin bilmektir” dizesindeki ifadesinde açıkça ortaya koyduğu gibi ‘kendini bilmek’ ilkesine dayanır. 

Onun şiirleri kelimelerden taşıp çağlayan, gönüllere sevgi akıtan bir akarsu gibidir. Biçimdeki sadeliğin içinde ise Allah, alem, insan, aşk, gönül, ahlak, nefs terbiyesi, ilim gibi derin konular yer alır. İslam tasavvufunun düşünce sistemini kendine has üslubuyla en güzel şekilde ortaya koymayı başaran Yunus, bize yaşayan, canlı bir tasavvuf sunar. Her dönemde insanın temel sorunu olan varoluşunu anlamlandırma, dinginliğe ve huzura ulaşma meselesi için, onun dizelerinden daha etkileyici, daha insanın içine işleyici metinler bulmak zordur. Bu dizeler bugün de, gelecekte de insanın kendini bulması, kendi hakikatine ulaşması için yol göstermeye devam edecektir.

Yunus Emre’nin Bilgi Anlayışı

Yunus Emre’nin kendisinin herhangi bir tahsil görüp görmediği, hatta ümmi olup olmadığı hakkında farklı görüşler olmakla birlikte, beyitlerinden hareketle Konya’da medrese eğitimi gördüğü söylenmektedir. Bazı araştırmacılar tercüme edecek kadar Farsça bildiğini, o dönemin ilmî ve felsefî meselelerine hakim olduğunu belirtmişlerdir (Tatcı, 2012: 9). Bu konu net olmamakla birlikte şiirlerine bakıldığında, onun için gerçek ilmin nakil ilminden çok “aşk” ilmi, “sır” ilmi olduğu açıktır: İlim hod göz hicabıdur dünya ahret hisabıdur / Kitab hod ışk kitabıdur bu okunan varak nedür (Tatcı, 2012: 137). Başka bir beyitte de bu sırrın ilim ile olmayacağını söyler: İlimile hikmetile kimse irmez bu sırra / Bu bir acayib sırdur ilme kitaba sıgmaz (Tatcı, 2012: 218).

Yunus Emre bir medrese tahsili görmüş, dönemin ilim ve kültür dünyasına hakim bile olsa o, kendisi için olan, kitaplardan öğrenilmeyen ilmi aramıştır. Kırk yıllık tekke hayatı göz önüne alınırsa, onun için önemli olan ilmin tasavvuf terbiyesinde elde ettiği kendi özüne dair bilgi olduğu anlaşılır: İlm okumak bilmeklik kendözünü bilmekdir / Pes kendözün bilmezsen bir hayvandan betersin (Tatcı, 2012: 377). Kendi özümüze dair olan bilgi o kadar önemlidir ki, kişi ancak bu ilimle insan olabilir; aksi halde Yunus, bunu gerçekleştirmeyenin hayvandan beter olduğunu söylemektedir. Aynı zamanda ilim, sadece zahirî olarak bir takım bilgileri zihinsel olarak elde etmek değil, bu bilgileri hayatımıza geçirmek, uygulamak ve ‘yapmak’ ile ilgilidir: Okumagıl ilmün yüzin ilme amel eyle güzin / Aç gönülden batın gözin aşık-maşuk hâline bak(Tatcı, 2012: 240). Bu beyitten anlaşılıyor ki, sadece yüzünden okunmayıp öğrenilenle amel edilirse, gönlün batın gözü de açılabilecektir. Böylece asıl ilim, zahiri bilgilerden ziyade, gönül gözünün açılmasıyla ulaşılan ‘aşk hâli’, Maşuk’un bilinmesi hâlidir.

“İlim kendin bilmekdür”

Yunus Emre, ilimden kendini bilmeyi anladığını şu güzel beyitiyle özetler: İlim ilim bilmekdür ilim kendin bilmekdür / Sen kendüni bilmezsin ya niçe okumakdur (Tatcı, 2012: 197). Demek ki ilim kendini bilmek için yapılır. Bir kişi büyük bir ilme sahip olsa da, eğer kendini bilmiyorsa, kendi içselliğinde hiçbir sorgulama ve arayış gerçekleştirmediyse, boş bir çaba içindedir ve hakîkatte bu kişi cahildir: Kendi yolun aramayan cahildür ol er olmadı(Tatcı, 2012: 531). Kişiyi cahillikten kurtaracak ve seçkin bir kişi olmasını sağlayacak eylem kendi özünü bilmesidir:Andan yigrek ne vardur kişi bile kendözin / Kendözin bilen kişi kamulardan ol güzin (Tatcı, 2012: 376). O halde gerçek ilim, kişiye kendilik bilgisini vermelidir; diğer bütün bilgiler bu bilginin varlığında değerli hale gelir. Çünkü kendilik bilgisi, kişinin dünyadaki ve Tanrı karşısındaki varoluşunun anlamına dair olan, kendi hakîkatimize ilişkin temel bilgidir. Benzer şekilde Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (ö. 1273) de eserlerinde bize aynı hakikati hatırlatır. İnsanın kendini bilmesinin, yeryüzünde bir halife olarak ödevini fark etmesinin diğer bütün ilimlerden önce geldiğini ve bunu elde etmeden diğer yapılanların boş olacağını şu ikazla bildirir: “Alemde bir şey vardır ki o, unutulmaya layık değildir. Eğer her şeyi unutup onu unutmaz isen mahzur yoktur. Ve eğer cümleyi tahattur edip ifâ etsen ve unutmasan ve onu unutsan, hiçbir şey yapmamış olursun.” (Mevlânâ, 2020: 16).

Ancak kendini bilmek de kolayca erişilecek bir durum değildir. Kişinin bu amaca ulaşması için çok kararlı olması gerekir; dünya tuzaklarla doludur: Bu yol yavlak uzakdur dünya ana duzakdur / Bu duzaga ugrayan komaya kılavuzun(Tatcı, 2012: 376). Dünyada sahip olunanlar ve meşguliyetler insanı dünyaya bağlar. Kişi bunlarla oyalanırken, asıl varoluşunun anlamı üzerine tefekkür etmeyi unutur, özsel hakîkatinden uzakta bir yaşam sürer. Buna karşılık, insanın gerçek kimliğine ulaşması için, Yunus Emre’nin “benden içeru ben” olarak tarif ettiği içselliğimizdeki ‘ben’in keşfedilmesi ve onun tekamülü için çaba harcanması gerekir. Günahlar, umutsuzluklar ve oyalanmalarla üzeri örtülmüş olan bu ‘içsel ben’in tekrar kazanılarak inşa edilmesi, elbetteki sıkıntılı bir süreci gerektirecek, kişi türlü sınavlara tâbi olacaktır. O, bu yolun zorluklarının tek başına aşılamayıp bir kılavuz rehberliğinde, ilahî yardımla mümkün olabileceğine işaret eder.  

“Işk bir güneşe benzer”

Yunus Emre için kendini bilme yolculuğu, içsel ben’in keşfi ya da tasavvuftaki tabirle nefsin arınması, ancak bir tasavvuf eğitimi içinde gerçekleşebilir. Bu eğitimin temelinde ise Tanrı sevgisi vardır; iman bu sevgiyle anlamını bulur. Kur’an ve sünnetin bildirdiğine uygun olarak İslam’a bağlı olan Yunus, kendi hayatında da tecrübe ettiği gibi bize dinin aşksız yaşanamayacağını öğretir. Çünkü kişiyi gerçekten eğiten ve ahlakî bir olgunluğa ulaştıran, içselliğinde yaşadığı aşktırIşk davîsin kılan kişi hiç anmaya hırs u hevâ / Işk evine girenlere ayruk ne meyl ü ne vefâ (Tatcı, 2012: 101). Burada o, açık bir şekilde aşk davası güdenlerin hırs ve hevadan kurtulacağını, aşktan başka bir şeye ilgi göstermeyeceklerini söyler. Aşk öyle bir cevherdir ki, kendini bilmek isteyen can’ı sırra ulaştırır: Miskîn Yûnus’un nefsi dört tabîat içinde / Işkıla cân sırrına pinhân varasum gelür (Tatcı, 2012: 146). Beden, ateş, su, hava, toprak unsurlarından oluşmuş, mükemmel bir yapıdır; ancak hakîkat sırrını vermekten acizdir. Kişi can sırrına, kendi hakîkat bilgisine aşk vasıtasıyla ulaşabilir. Bu yüzden hakîkatten haberi olanlar sadece gönlünde aşk taşıyanlardır: Bir kişiden sorgıl haber kim manîden haberi var / Bir kişiye virgil gönül cânında ışk eseri var (Tatcı, 2012: 127). 

Evrendeki bütün varlıkların yaşam ve olgunluk kaynağı güneştir. Her yere ulaşabilen güneş ışıkları bitkilerden hayvanlara ve insanlara, gündüz-gece ve mevsimsel olaylara kadar can verir. İşte Yunus da, aşkı bu sebeple güneşe benzetir:

İşidün iy yârenler ışk bir güneşe benzer / Işkı olmayan gönül misâl-i taşa benzer

Taş gönülde ne biter dilinde agu düter / Niçe yumşak söylese sözi savaşa benzer

Işkı var gönül yanar yumşanur muma döner / Taş gönüller kararmış sarp-katı kışa benzer

Ol sultân kapusında ol Hazret tapusında / Âşıklarun ılduzı her dem çavuşa benzer

Aynı hırs ol olmışdur nefsine ol kalmışdur / Kendüye düşmân olmış yavuz yoldaşa benzer

Işkdur kudret körügi kaynadur âşıkları / Niçe kapdan geçürür andan gümüşe benzer 

(Tatcı, 2012: 169).

Aşk, kalpleri taş gibi hissiz olmaktan kurtaran, yumuşatan ve arındıran bir iksir gibidir. Burada Yunus aşkı, nefsinin ona hakim olması ve hırsa kapılmasıyla kendine düşman olmuş kişiyi kurtaracak yavuz bir yoldaş ve kişinin nefsini arındırması için yaşadığı tekamül sürecindeki aşamalarda yol almasını sağlayacak bir güç olarak da tanımlıyor. Bu yönüyle aşk, insanı hâlden hâle olgunlaştıran bir eğiticidir.

Aşkın kaynağı da amacı da Tanrı’dır. Aşkı yaşayan bir kimsede hem kendi, hem de evrenin hakîkati aydınlanacaktır. “Yaratılanı sev, Yaradandan ötürü” ilkesi gereğince bütün yaratılanlar sevilir: Işksuz adem dünyede bellü bilün yok durur / Her biri bir nesneye sevgüsi var âşıkdur (Tatcı, 2012: 190). Görülüyor ki Yunus, aşık olan kişinin evrendeki bütün nesneleri seveceğini söylemektedir. Elbette bu sevgi diğer insanları da kapsar. Onun şiirlerinde birlik, kardeşlik, dostluk, şefkat temalarıyla işlenen başkalarını sevmek konusu sıklıkla dile getirilir: Işk odına yan dirisen gönüllere gir dirisen (Tatcı, 2012: 110). Gir gönüle bulasın Tûr sen-ben dimek defterin dür (Tatcı, 2012: 156). Hakk’ı girçek sevenlere cümle âlem kardaş gelür (Tatcı, 2012: 198).

Aşk yolculuğunun hedefi ise Maşuk’u bulmaktır: Aşık gönli dölenmez maşûkın bulmayınca / Kararı yok dünyada pervâzı kuşa benzer (Tatcı, 2012: 169). Sensüz iki cihân benüm zindân görinür gözüme (Tatcı, 2012: 104). Gönlü sevgiyle dolan, aşk ile hâlden hâle takamül eden kişi bu tekâmülünü tamamladığında, gerçek insan kimliğini kazanmış olarak insan-ı kâmil mertebesine ulaşır. Çünkü kişi kendini bildikçe, özündeki manevî hakikati, varlığının Tanrı’ya ait olduğunu görecektir. Böylece kendini bilme, aynı zamanda Tanrı’yı bilme eylemiyle birliktedir. Yunus Emre’de gerçek ilim, ‘aşk ilmi’ olduğundan, burada bilmek, sevgi, aşk, hakîkat ve iman aynı anlamlara gelecektir.  

Sonuç

Bir plan dahilinde ilerletilen teknoloji ile gerçekte “halife olma” ödevi ile yeryüzüne gönderilen insanın doğal yapısına/fıtratına müdahale söz konusudur. İnsan duyguları, düşünceleri, inanç ve iradi eylemleri ile bütünsel bir yapıya sahiptir. İnsan sadece beyinden oluşmadığı gibi, beyin de bir makine değildir. Dolayısıyla beynin bir makine gibi kabul edilerek, diğer bir makineye bağlanmak istenmesi, insanın bütünselliğinin iptal edilerek dijital bir mekanizmaya dönüştürülmesi, biyolojik insanın yok edilmesi, insanın ruhundan da tamamen soyutlanması tehlikesini doğuracaktır.

Bütün bu gelişmelere ve tehlikelere karşı verilebilecek en güzel cevap yeniden insan olmanın anlamını hatırlayıp ona göre yaşamaktır. Kendimizi kaptırdığımız bu gidişattan varoluşumuzun hakikatini yeniden bir hatırlayışla çıkabiliriz. Rabbimiz bizi eşref-i mahlukat olarak yaratmış, Hz. Adem (a.s)’a bütün isimleri öğretmişti. Bu derece şerefli olan varlığımıza sahip çıkmak için, ödevimizi her an yerine getirmek üzere şuurumuzu canlı tutmak, diğer bir ifadeyle Yaratıcımızla olan ilişkimizi hiçbir zaman koparmamak durumundayız. Tarihimiz bize rehberlik edecek manevi üstatlarımız ile doludur. Burada değerli aşığımız Yunus Emre’nin ‘kendini bilmek’ konusundaki yaklaşımını ele aldık. Çünkü insan olmanın anlamına içselliğimize yolculuk yapmadan, içsel bilgiyi araştırmadan ve dolayısıyla kendimizi bilmeden ulaşmamız mümkün değildir.    

Yunus Emre’nin temel arayışının hakîkat olduğuna şahit olduk. Ancak bu hakîkat, nakledilen bilgilerden, önerme ve yargılardan devşirilen bir gerçeklik olmanın çok ötesinde, doğrudan insanın içselliğinde aranmaktadır. Tanrı’yı nihaî hakîkat olarak gören Yunus’un insanın özel bir varlık olduğu ve Tanrı’dan bir pay aldığı inancına bağlılığı görülüyor. Yaratıcı bütün evrende ayetlerini gösterir, ancak en büyük ayeti insandır. O halde hakîkati aramak kendine yönelmek, kendini bilmektir. ‘Bilme’nin anlamı rasyonel anlamların dışında, kendi özünü ya da hakîkatini görmek, ideal kendiliğe ulaşmaktır. Bu arayış ise varoluşun anlamının sorgulanmasıyla başlar. Yunus Emre’de insanın varoluş sorgulaması son derece samimi, içten, aşkla ve coşkuyla yapılır.    

Onun vurguladığı en önemli konu, insanın ancak Tanrı huzurunda var olabilmesidir. İnsanın özel konumunu belirleyen rasyonel anlamda ‘bilen’ olması değil, Tanrı huzurunda ‘iman eden’ olmasıdır. Dolayısıyla değeri, ürettiği bilgi kuramları ya da bilimsel çabalarla değil, Tanrı ile olan ilişkisiyle belirlenebilir. Tanrı ile olan ilişki ise sadece sevgiyle gerçekleştirilebilir. Böylece kendini bilme yolculuğunun hedefi belirsiz bir yöne doğru değil, Tanrı’ya doğrudur ve nihaî hedef O’nu bilmektir. Bu yolda, sevginin kaynağı olan Tanrı sevilmeden ve O’nun yardımı olmadan ilerlemek imkansızdır. Yine şiirlerinde evrene ve diğer insanlara gösterilmesi gereken sevgiden ayrıca bahsetmiş ve Tanrı’yı sevmenin bunu gerektirdiğine işaret etmiştir. Böylece Yunus Emre’de ‘sevgi’ kavramına sadece bir duygu durumu olmanın dışında, varoluşsal bir anlam verildiğini görürüz.

O halde insanın varoluşsal doğasının en temel özelliği olan sevgi ve sevgiyle kurulan kendilik ve Tanrı ilişkisi, insanı insan yapan aslî unsurlardır. Bu hakikati görmezden gelen, insanı, insanî değerlerinden soyutlayarak tanımlayan ve her türlü ölçüsüz müdahaleyi mümkün gören yaklaşımların meşruiyeti sorgulanmaya açıktır.

KAYNAKLAR

Albayrak, Nurettin (2014), Gönül Çalab’ın Tahtı Açıklamalı Yunus Emre Sözlüğü, İstanbul, Dergah Yayınları.

Çağatay, Hasan (Aralık 2019), “Yapay Zekâ ve Tekillik: Teknolojik Tekillik Bize Ne Kadar Yakın ve Neden Önemli?”, Metazihin Yapay Zeka ve Zihin Felsefesi Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 2, , 231-242.

Rûmî, Mevlânâ C. (2020), Fîhi Mâ Fîh, çev. A. Avni Konuk, yay. haz. Selçuk Eraydın, İstanbul, İz Yayıncılık.

Tatcı, Mustafa (2012), Yunus Emre Dîvân-ı İlâhiyât, İstanbul, Kapı Yayınları.

Muhteşem dergimize abone olun! Sizi güncellemelerden haberdar edeceğiz.
Dergimize abone olun!