Piyasa-Ahlâk İlişkisi Üzerine*

  • Bu yazı Düşünce Dergisi’nin “Piyasa(laşma): İdeoloji mi Ütopya mı?” dosya konulu 14. sayısında yayınlanmıştır.

Piyasa alıcıyla satıcının buluştuğu yer. Fiyat şeylerin alım satımında belirlenen parasal değer. Piyasada şeyler alım satım değerleriyle, fiyatlarıyla bulunuyor. Peki piyasada şeyler alım satım dışında bir değerle bulunabilir mi? Ya da şeylerin piyasa haricinde var oldukları bir yer var mıdır? Yoksa bugün her şeyin bir fiyatı, bir piyasa değeri var mıdır, bir diğer ifadeyle, ahlâk dahil, her şey piyasalaşmakta mıdır?

“Dost ol kişidir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber’in yatağında yatar” demişti Fethi Gemuhluoğlu, “dostluk” üzerine irticalen yaptığı konuşmasının başlarında. Bazı değerler mütekabiliyet normunun belirleniminde sıkışmış kalmış, sürekli bir hesaplamayla kayıtlanmış değildir. İnsanda yücelik duygusu uyandıran ahlâki edimler de alışverişe konu değildir, bunların bir fiyatı ya da dolanımı, dolayısıyla bir piyasası yoktur.

Ancak yine de yukarıdaki sorular can yakıcı bir şekilde piyasa denen ekonomik düzenin günümüzde toplumsal yaşamda egemen durumunu sorgulamamızı sağlıyor. Egemenlik benin büyümesi, genişlemesi ve ötekine sirayeti, onu işgalidir. Bugün bir egemen olarak piyasa, yaşamı neredeyse bütünüyle işgal etmiş, piyasanın sahip olduğu normatif yapı tüm toplumsal zeminlere sirayet etmiş durumdadır. Özellikle aydınlanma sonrasında toplumsal bilincin tecrübe ettiği sekülerleşme süreci metafizik varlık kategorisinin ardında bıraktığı boşluğu ikamesiyle doldurma ihtiyacını beraberinde getirmiştir. Ekonomik hayatta bu boşluk görünmez el işlevi maharetiyle ve kerameti kendinden menkul rasyonel insan aksiyomuyla piyasa tarafından doldurulmuştur. Piyasada içkin doğal bir yasalılık olduğu farz edilmiştir ve bu yasalılık atfı yalnızca ekonomik alanda pragmatik sonuçlar doğurmamış, yaşamın genelinde zamanla aşkın bir normatif yapıya da kavuşmuştur. Bu anlayış bugün bilimsel rüştünü kaybetse de politika yapıcılar dahil olmak üzere piyasa aktörleri tarafından araçsallaştırılıp paraya tahvil edilebildiği için hala kullanılmaktadır.

Gelinen noktada piyasa bir şeyi buyurmuşsa o şey iyidir, güzeldir, doğrudur anlayışı adeta yeni metafizik bir kabul zeminine sahip olmuştur. Buna karşı ortaya çıkabilecek eleştiriler de piyasanın ahlâkla ilgilenmediği, piyasaya konu olan seçimlerin ahlâk sahasına ait olmadığı (amoral) savunularak geçiştirilmektedir. Michael Sandel (2016) piyasa ve ahlâk ilişkisini incelediği kitabında şunları söyler: “Piyasanın çekici yanı tatmin edeceği tercihler üzerine yargı belirtmemesidir. Piyasa, malları değerlendirmenin diğerlerine nazaran daha üstün ve onurlu yollarının olup olmadığını sorgulamaz. Birisi seks ya da bir böbrek için para ödemek istiyorsa ve rızası olan yetişkin bunları satmaya istekli ise bir iktisatçının soracağı tek soru ‘kaç para?’dır”. Sandel bir yandan iktisatçılar tarafından piyasaya amoral bir doğa yüklendiği savını ileri sürerken, bir yandan da piyasanın gündelik yaşamda ahlâkın alanına doğru işgalci bir yönelim içinde olduğunu tespit eder. Ancak iktisatçıların piyasanın ahlâktan soyutlanmış bir alan olduğu iddiası, ahlâki erozyonu örtmek için sık başvurulan pek zayıf bir savunmadır. Nitekim ahlâkın farklı tezahürlerinin en yoğun göründüğü ortamlardan birisidir piyasa. Dahası ve işin kötüsü piyasa kendisinin farklı tezahürlerinin de yaşamda en yoğun göründüğü aktörlerden biri haline gelmiştir.

Aslında piyasanın bizatihi varlığı değil ama varlığının yaşamı kuşatması, yani ekonomi dışında başka sosyal zeminleri de haksızca işgal etmesi bugün en önemli sorunlarımızdan bir tanesidir. Byung-Chul Han (2021) “günümüzün hiper kapitalizmi insan varoluşunu tamamen ticari bir ilişkiler ağında eritmektedir. Bugün ticari değerlendirmeden kaçmayı başarabilen bir yaşam alanı kalmamıştır artık” der. Ne yazık ki herhangi bir edim piyasalaştığında sosyal ve ahlâki değerini yitirir, çerçeveleme etkisiyle zihnimizde yalnızca parasal değer şeması içinde algılanır; bizi sürekli fayda-zarar hesabı yapmaya zorlar. Parasal değere ilişkin zihin şemasına sahip olmak insanı merhamet, diğerkamlık, affetme, yiğitlik gibi ahlâki duygulardan uzaklaştırır.

Sözgelimi bir kişiden bu akşam yetişmesi gereken bir işinizi tamamlamak için yardım isterseniz size iyilik yapma isteğiyle pekala bu işe gönüllü olabilir. Karşınızdaki kişi çok diğerkam birisiyse, iyilik yapmayı alışkanlık edinmişse yahut sizi seviyorsa bunu neredeyse hiç düşünmeksizin kabul edebilir. Ancak tamamen aynı işi bir ücret karşılığı yapmasını isterseniz muhtemelen bu kez duraksayacak ve “alacağım para vereceğim emeğe karşılık yeter mi?” hesaplamasını yapacaktır. Piyasalaşmanın sebep olduğu çerçevelemenin en yüksek ahlâki değerler üzerinde bile böyle soysuzlaştırıcı etkisi vardır. Oysa insan çokluk rasyonel hesaplar yapmadan, saf ve iyi duygularla başkasına bürünerek yaşar. Yalın kat piyasa mantığıyla boyanmış bir yaşam, maddi olarak en güçlü insana dahi kendini soğuk ve karanlık bir Dünya’da, yalnız, çıplak, savunmasız hissettirir.

Bunun yanında piyasa riskten kaçınır, belirsizliği sevmez, şeffaflık ister. Şeffaflığın olduğu yerdeyse güvene ihtiyaç yoktur. Oysa güven birlikteliğimizi mümkün kılar, üzerinde sürdürülebilir bir iş birliğini inşa ettiğimiz ortak zeminimizdir, yokluğunda kıymetinin farkına vardığımız yaşam kaynaklarımızdandır. Güven muğlaklığın olduğu yerde bulunur. Oluşu ve varolanları ardından izlediğimiz ve yine kendi görüntülerimizle ona katıldığımız yaşam yeknesak, pürüzsüz, saydam bir cam değil vitray benzeridir. Tüm o desenlerin ardından üzerimize dökülen renkli ışıklarla dünyayı görür ve davranışlarımızı düzenleriz. İlişkiler çoğu zaman çeşitli seviyelerde, hatta bazen kesif bir belirsizlik üzerine kuruludur, tıpkı toprağa tohum gömüp filizlenmesini beklemek gibi. Piyasanın istediği gibi şeffaf değil aksine opak bir ara kesitten gördüğümüz karşımızdakinin bizi aldatma riskine rağmen ona güvenmeyi tercih ettiğimiz bir ilişkiler ağı örer ve burada yaşarız. Bu risk alışlarımızda el yordamıyla yürürken hem yanılarak büyürüz, hem doğrulanarak serpiliriz, düşe kalka ilerleriz.

Aslında piyasa dahi böyle oluşur ama yine de piyasanın bu tür insani durumlara pek tahammülü yoktur. İnsani kusurların ve eksikliklerin ardına saklanmış acı tatlı sürprizlerin, belli belirsiz görünümlerin gizlediği, hafif ışıltılı, şenlikli olasılıkların erotizmine piyasada yer bulunmaz. Piyasa pornografiktir. O yüzden eğlenceye olsa da eğlenmeye müsamaha göstermez. Öncesinde ve üzerinde beklenen, yeni mecralara ve maceralara açılan kapılarda aşina olduğumuz, duraksadığımız, eğlendiğimiz eşikleri yoktur piyasanın. Eşikteki tereddüdün ürpertici zevkini bulamayız piyasada. Şimdi, burada, pürüzsüz ve hızlıca bir değişim oluvermelidir. Sonra bir değişim daha ve bir tane daha… Eşikte eğlenmediğimiz için el sıkışamayız, yüz yüze bakışamayız, yani tanışamayız. Fakat ahlâk tanış olmayla tamamlanır. Piyasada tamamlanan şey ise olduğunca kurumsal belirlenim çatısı altında yaşanan sürgit değişimdir.

Ahlâkın aramızda mukavemet sağlayan sabiteleri aksine, piyasanın bu kurumsal belirlenimle tezat oluşturan akışkan bir yeni mimarisi vardır. Üzerinde eğlenilen eşikleri sevmediği gibi, üzerinde durulan kaideleri de sevmez. Durmak piyasanın ruhuna aykırıdır. “Durursanız düşersiniz”. Hatta yavaşlamamak gerekir. Hız birim zamandaki değişim miktarıdır. Piyasanın fiziği sürekli ve yüksek hızda bir devinime tabidir. Hatta hızda bile değişimi, yani ivmeyi arzular piyasa. Piyasanın bu akışkan yeni mimarisinin tecessüm etmiş halini Crystal Palace’ta görürüz. 1851’de piyasa ekonomisinin kalbi Londra’da Dünya çapında ilk fuar sayılabilecek Büyük Sergi için yapılan Crystal Palace, 17 hafta gibi çok kısa bir sürede, yüksek hızda inşa edilmiştir. Prefabrike olarak inşa edilen bu yapı modern mimarinin de ikonik ilk örneği olarak gösterilir. Crystal Palace öylesine bir mimari deneme değildir; devrimsel, çarpıcı şekilde yeni dönemin değer kodlarına, felsefi arka planına sahiptir. Adeta piyasanın görünür halidir; şeffaftır, gürültülüdür, yüksek hızda bir devinime ve dolanıma zorlar ve tanış olmaya mahal bırakmaz. Zaten yapının kendisi de fuar sonrasında demonte edilmiş ve geçici olarak konuşlandırıldığı yerinden taşınmıştır.

Görünen o ki piyasanın buyurduğu bu akışkanlığın kolektif mekânsal bellek oluşumuna dahi tahammülü yoktur. Bu akışkanlık bizi yurtsuz kılar. Oysa hepimiz sosyal hayvanlarız ve toprakta olduğu gibi birbirimizde de köklenip yurt tutarız. Bu akışkanlığı görsel olarak Miyazaki de animelerinde işler. Ruhların KaçışıYürüyen Şato gibi başyapıtlarında karşımıza çıkan amorf karakterlerin sürreel akışkanlığı bizde bir şeylerin olmaması gerekirken olması, ya da olması gerekirken olmaması durumunda ortaya çıkan “tekinsizlik hissi”ni (Fisher, 2020) oluşturur. Moderniteyle başat giden piyasanın makrofiziksel alanda oluşturduğu yeni topoloji bu türden tekinsizliğe sebep olan bir akışkanlığa sahiptir, devamlı olarak sabitelerimizi savurur, kadim dayanak noktalarımızı buharlaştırır. Oysa binlerce yıllık insanlık tecrübesinin ortak tortusu olarak ahlâk, tekinsizliğin aksine bize huzur veren bir evindelik hissini vadeder. Bu bakımdan da piyasanın ve ahlâkın tabiatları karşı karşıya gelir.

The 1851 Great Exhibition’s west wing

Görsel: Crystal Palace, 1851 Dünya Fuarı, “Büyük Sergi”, Londra

Piyasa ayrıca teşhirin, sergilemenin mekânıdır. Bu özelliğiyle piyasa ahlâki iyinin kardeşi ve onu besleyen güzeli de işgal etmiştir. Bugün etik yanında estetik duyumlarımız da piyasa simsarlarının norm olarak ortaya koyduğu beğeni buyruklarına uymak durumundadır. Sanat eserleri kendi başlarına değere sahip kült varlıklar olmaktan çıkıp spekülatif değerlerine göre borsada işlem gören piyasa nesneleri haline gelmiştir. Oysa klasik sanat eserleri büyük oranda dinsel içerikte birtakım ikonik figürlerin, olayların ve soyut ideallerin duyusal zeminde ifade edilmesi ve her ne kadar patronaj kurumu çok güçlüyse de çoklukla sanatçının kişisel tatmini için üretilirdi. Sanat eserlerinin galerilerde sergilenmek ve satın alınmak için üretilmesi, sanatın mahiyetinin ve değerinin ne olduğunun sanat piyasası tarafından belirlenmesi de modern dönemde piyasanın egemenliğinin güçlenmesi ve yayılmasına paralel olarak önce Batılı, sonra küresel bir tecrübe halini aldı. Aynı durum örneğin tiyatro için de geçerlidir. Takdirin piyasaya bırakılması süreci sonunda bugün tiyatro ve sinema sanatı da erotik temsil mahiyetini kaybedip pornografik teşhirciliğe kaymıştır. Sanatın piyasa tarafından işgali son tahlilde estetik üretimin ya kitlesel tüketim için vülgarize olmasına ya da sansasyonel piyasa değerine erişmek için marjinalleşmesine ve neticede güzelin, ahlâkın da temelinde olan yücelik duygusundan uzaklaşmasına neden olmaktadır. Oysa Topçu’nun (2005) dediği gibi hem sanat çalışmasında, hem bir ahlâki davranışı yaparken kendi varlığımızın üstünde yükseldiğimizi hissederiz. Bugün piyasa insanın sanat ve ahlâk üzerinden aşkın, sonsuz tarafıyla temas kurmasını engelleyecek gürültülü bir ortam oluşturmaktadır.

Piyasa iletişim ahlâkımızı da işgal etmiştir. Günümüzde iletişimin en yoğun aktığı mecra sosyal medyadır. Sosyal medya şirketlerinin temel iş modeliyse tüm bu iletişim deneyimlerimizden devşirdikleri büyük veriyi ürünleştirip piyasada en çok parayı verene satmaktır. Dolayısıyla iletişimlerimizin ahlâki mahiyeti piyasanın önem verdiği bir performans göstergesi değildir. Önemli olan iletişim miktarının eksponansiyel bir hızda artması ve ticarileştirilmesidir. Bunun için sanal ortamda oluşturulan devasa panoptikonda kullanıcılar da kendilerini gönüllü bir şekilde istismar edip, sınırsızca teşhir etmektedirler. Bu esnada iletişimlerimizdeki otantikliğin kökten bozulmasının ahlâki maliyetiyse piyasada ortaya çıkacak büyük iş fırsatları hacmi nedeniyle sorgulanmamaktadır (Leonhard, 2018).

Bugün içinde yaşadığımız dünya her biri özgül niteliklere sahip bilim, sanat, ekonomi, teknoloji, hukuk, siyaset, din, medya, tıp, eğitim gibi farklı alanların daha önce benzeri görülmemiş bir etkileşimle iç içe geçtiği ve ivmelenen bir hızda değiştiği bir yer haline geldi. Tüm bu alanların üzerinde devletlerin tahakkümü yanı sıra yükselen bir egemen olarak piyasanın kendine has her şeyi meşrulaştırıcı ethosunun yol açtığı bir dizi küresel ve yerel sorunla yüzleşiyoruz. Schumacher (2018) içinde bulunduğumuz sorunlar yumağını çözebilmek için şu an piyasanın serbest güdümünde olan bilim ve teknolojinin organik, şefkatli, barışçıl, ince ve güzel olana doğru yönlendirilmesi gerektiğini ifade eder. Ancak bu piyasadan gözü kapalı beklenemeyecek bir bilgeliktir. Aksine modernitenin ekonomik ajanı olarak piyasa, her türlü bağlayıcı sosyal yapıların, normların, kurumların ortadan kalkmasıyla insanın özgürleşmesi, yönsüzleşmesi ve son tahlilde yorulmasına neden oluyor. Bugün piyasa bireylerin, şirketlerin ve toplumların hem başkasıyla hem de kendiyle rekabet hırsını körüklüyor ve tükenmişliği ortaya çıkarıyor.

Piyasanın egemenliği neoliberal söyleme teslim olmuş dünyamızda neredeyse aksi düşünülemez ve geri döndürülemez bir süreç gibi görünüyor. Bu haldeyken piyasanın yeniden bir ahlâki pusulaya ihtiyacı olduğu ortada. Bu konuda piyasanın mikro aktörleri olarak işletmelerde bilinçli farkındalığın arttığı, sivil toplumun daha etkin organize olduğu, devletlerin de nispeten daha yavaş olmakla birlikte değişimin dinamiklerine uyum sağlamaya çalıştığına şahit oluyoruz. Fakat bu çabalar değişim denkleminin yarattığı entropiyi geri çevirmeye yetecek bir parametre oluşturmaktan şimdilik oldukça uzak duruyor. İşin kötü tarafı bu konuda hakikate dokunan bir sesin aramızda yankılanmasını sağlayabilecek düşünürlerin ya farkındalık yoksunu olmaları, ya konuya büsbütün ilgisiz durmaları, ya da piyasaya hitap edemedikleri için mevzi kalmalarıdır.

Kaynaklar
Fisher, M. (2020). Tuhaf ve Tekinsiz. Koç Üniversitesi Yayınları.

Han, B. C. (2021). Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü. İnka.

Leonhard, G. (2018). Teknolojiye Karşı İnsanlık. Siyah X.

Topçu, N. (2005). Ahlâk. Dergah Yayınları.

Sandel, M. J. (2016). Paranın Satın Alamayacağı Şeyler: Piyasanın Ahlâki Sınırları. Ekşi Kitaplar.

Schumacher, E. F. (2018). Küçük Güzeldir. Varlık Yayınları.

Muhteşem dergimize abone olun! Sizi güncellemelerden haberdar edeceğiz.
Dergimize abone olun!