İRADENİN DAVASI/DİRLİĞİN VADİSİ: VADİ ARAŞTIRMA ve UYGULAMA MERKEZİNE HAREKET FELSEFESİ İLE BAKMAK

Varlığın Dirliği Araştırma Merkezi (VADİ), kavramsallaştırılmaya çalışılan “dirlik” fikrini gözeterek, insanın kendisi ve kendisi dışındaki her şeyle olan kavgacı, istilacı, uyumsuz, ahenksiz ilişkisini sonlandırma imkanlarını ve bunların yerine barışık, kavga etmeyen, istila etmeyen, sömürmeyen, BİR ARADA VAR OLMA imkanlarını araştırmak, tartışmak, bunlarla ilgili uygulamalar yapmak ve bu imkanları modellemek gibi, iddialı olarak nitelendirebileceğimiz birtakım gayelerle vücut buldu. Şüphesiz bu gayeler, yaşamakta olduğumuz hayatın, yani kendi hayatlarımızın, kendi üretme-tüketme-bölüşme biçimlerimizin doğurduğu sorunlara/sonuçlara cevap bulma arayışından ibaret. 

Bu yazı, yukarıda bahsedilen söz konusu arayışın kimi niteliklerini, Nurettin Topçu’nun bizleri haberdar ettiği, İradenin Davası bağlamında irdelemek amacını taşıyor. 

İradenin ne olduğuna ilişkin bir arayış Nurettin Topçu’ya uğramak durumundadır. Topçu İsyan Ahlakı adlı doktora çalışmasıyla Hareket Felsefesinin ülkemizdeki temsilcisi olarak gösterilmektedir. Fransız felsefeci Blondel’in kurucusu kabul edildiği hareket felsefesi, hem epistemolojik hem de ontolojik manada hareketi, yani hareketin algılanma biçimini, niteliğini, doğasını konu edinmektedir. Topçu sadece bir felsefenin temsilcisi olmaktan ziyade, “irade metafiziği”, “isyan iradesi” gibi isimlerle anılan genelde hareket felsefesinden mülhem fakat mutlak surette özgün bir entelektüel iradenin kurucusu olarak değerlendirilmeyi hak eder. O oldukça ilham verici ve ufuk açıcı bir eser bırakmıştır: İradenin Davası. 

İrade neden bizden davacıdır? Neden böyle bir davaya muhatabız? Daha doğrusu Topçu böyle bir davanın varlığına nasıl kanaat getirmiştir de İradenin Davası adlı eserini yazmıştır?: “Yaşayışımızdaki kararsızlıktan, muvazenesizlikten, emniyetsizlikten, fedakârlıkların yokluğundan, büyük medeniyet eserleri veremeyişimizden, bütün cemaatin münevverleriyle beraber hasis menfaatler peşinden içgüdüleriyle koşmasından. … Kararlarımızı vermeye gücümüz yetmiyor, verilmiş kararlar alıyoruz; kendi benliğimizde ideal yaratacak kudret bulamıyoruz, yabancı ideallere el açıyoruz… (İ.D., s. 16) Tüm bunlar Topçu’yu irade üzerine düşünmeye iten sebeplerin kısa bir özeti niteliğinde.

Bugün bizim dönüp tekrar Topçu’ya bakmamız ve VADİ ile birlikte iradenin davasına kulak vermemiz Topçu’nun değerlendirmeleri ile örtüşen gözlemlerimize dayanıyor: Yaşayışımız kararsız, ölçüsüz ve emniyetsiz. Hem kişisel hem de toplumsal anlamda yaşamakta olduğumuz hayat, yüksek amaçlar etrafında şekillenmediği gibi, bireysel ve toplumsal anlamda ölçüsüzlüklerimiz, iktisadi ve sosyal açıdan kapanması zor yaralar açıyor; şu anki evimiz olan Dünyamız için göz ardı edemeyeceğimiz tehditler doğuruyor.

Öte yandan fedakarlıklardan yoksunuz. Konfor ve etki alanlarımızı, “ne pahasına olursa olsun” genişletme kararlılığındayız. Entelektüel anlamda ortaya koymuş olduğumuz ürünler, “büyük medeniyet eseri” olarak nitelendirebileceğimiz, toplumsal paradigma değişikliğine sebep olacak kudrette değiller. Öyle ki; hem Doğu’da hem de Batı’da, varoluşu derinden sorgulayan, ya da var olma biçimimizde köklü ve kalıcı değişimler sunma kudretine sahip ideallerden yoksunuz. Yahut, bu idealler bir yerlerde var olsa dahi bu kudrete sahip olanlara dönüp bakmaya bizim, yani bugünün dünyasının insanları olarak bizim, kudretimiz yok. İşte bu nedenle tam da Topçu’nun dediği gibi “Kararlarımızı vermeye gücümüz yetmiyor, verilmiş kararlar alıyoruz; kendi benliğimizde ideal yaratacak kudret bulamıyoruz, yabancı ideallere el açıyoruz…”. Verilmiş kararlar almak; yani kararlarımızın kritiğe tabi tutulmamış geleneğe yaslanması, yahut küresel eğilimlerin mekanik bir sonucu olarak belirmesi, ya da toplumsal bir hiyerarşi içinde beliren baskı merkezlerinin/kurumların “bizim” kararlarımıza müdahil olması… 

Peki ya bunu nasıl başarabiliriz? Yani nasıl kendi kararlarımızı verebilir, verilmiş kararlarla nasıl yüzleşebilir ve yaşantımızdan kararsızlığı, ölçüsüzlüğü ve hem kendi varlığımız hem de bizi çevreleyen canlı/cansız her şey için arz ettiğimiz tehlikeyi nasıl ortadan kaldırabiliriz? Bu sorunun cevabı için birinci adım, elbette Topçu’nun işaret ettiği gibi; “kendi benliğimizde ideal yaratacak kudreti” bulmak. Peki ya o kudreti nasıl bulacağız?

Bu sorunun cevabı “irade”yi anlamaktan geçiyor. Topçu’ya göre irade iki kuvvetin çarpışmasından doğar. Bunlardan birincisi içimizden dışımıza çevrili olan itici kuvvetlerdir, diğeri ise, dışımızdan içimize yönelmiş olan frenleyici kuvvetlerdir. İtici kuvvetler içimizde yaşadığımız duygular, sahip olduğumuz fikirler yahut en geniş manasıyla bütün bir iç zenginliğimiz iken, frenleyici kuvvetlerse eşya, insan ve tabiattan içimize yönelmiş olan dış kuvvetlerdir. Bu iki kuvvetin çarpışması irade dediğimiz kuvveti ortaya çıkarır ve irade kendini hareketle göstermektedir. 

Topçu irade-hareket-şahsiyet(benlik)-karar-ruh çerçevesinde inşa ettiği metafiziği şöyle özetliyor: “Tabiat ve cemiyetin tesirlerini karşılayışımız, irademizin ta kendisidir. İrade denen ve bizde doğuştan var olan bu kudret, dıştan gelen tesirler yani duygularla besleniyorlar ve kendini besleyen duygulardan ne kadar başka türlü şekillerde kendini gösteriyor. Hareket halinde dış dünyaya bizim yaptığımız bu tesirler, iradeden ibaret olan benliğin duygularla çarpışmasından doğan bir neticedir. Asıl bizim olan, çarpışan benlikle, ondan zaruret halinde fışkıran ve tam manasıyla öznel ve şahsi olan karardır. Hareket bu kararın dıştaki eseridir. Eserin sahibi olan ferdi ruh bir muharebe sahasıdır. … İşte felsefenin asırlık hürriyet meselesi burada kendini gösteriyor: Bu çarpışmada benlik isterse muzaffer olur mu? Hakikatte benliğin istemesi zaferdir.” (İ.D. s. 18) İradenin hür olması bizzat istemekten yani niyet etmekten geçiyor. Niyet etme ahlakı ise, bizim yola koyulma gayret ve iradesine talip olmamızla alakalı ilke. Yani niyet etme ahlakı olmaksızın irade koyma ahlakından söz edilemez. Fakat irade, niyetin samimiyetini ölçen ve ona bir beden giydirerek onu hayatın içine sunan, yeryüzündeki tüm insan faaliyetleriyle (eşya üzerinde tasarrufla) onu hükümran kılan en önemli kuvvet olarak öne çıkıyor.

Burada kendimize şunu sormalıyız: Kendi kişisel iradesi üzerinde iradenin bilgi ve hakikatini elde ederek hükümranlık kurmak, yani ona sahip olmak ve özgür irade ile onu yönetmek ve yönlendirmek isteyen insan, – kendi iç dünyasına tefekkür etme ahlakıyla yaklaşırken – dışımızdaki dünyaya nasıl bir ahlak yahut tavırla yaklaşmalıdır? Benliğin duygularla çarpışmasından doğan karar harekete dönüşürken, o kararın en derindeki gerekçesi, ya da bizi dış dünyaya yönelmeye iten o iç kuvvet nedir? Topçu bu soruya cevabını kendi ahlak felsefesini temellendirdiği mesuliyet’ (sorumluluk) anlayışıyla cevap veriyor ve sorumluluğu bizzat varoluşun merkezine koyuyor:

İnsan farkında olsun olmasın, kurtarmak için zamanda ve mekânda uzaklara el uzatmadan yaşayamıyor; en hasis en hodgam varlıklar bile hareketlerini sade hayatlarını korumak insiyakı içine hapsedemiyorlar. Kâinatın mesuliyeti ellerimize verilmiştir. Kâinatın insan için yaratıldığını anlamak bu manada kabildir. (H. F., s. 45)

Bizim sorumlu olma ahlakı olarak ifade edebileceğimiz, bahsettiğimiz mesuliyet anlayışı Topçu’nun dünyasında, insanın yerini, ontolojisini belirliyor. Bu anlayış evrenin insan için yaratıldığı anlayışının ötesinde, insanın kendine ve varlığa karşı sorumlu oluşunu temel alıyor ve bu anlamda, yani ancak yüklenmiş olduğu sorumluluk noktasında onu diğer varlıklardan ayrıştırıyor. Yani evrenin insan için yaratılması, diğer her şey üzerinde muktedir, istediğini yapan, tüm kaynakları dilediğince kullanma özgürlüğüne sahip, istilacı, sömürücü, barbarlaşan bir merkez varlık olarak kabulü ya da tüm bu fiillerin geçerli/meşru görülmesi anlamında değil, tam aksine, insanın “insan olmak”, ya da “insan kalmak” için muhatap olduğu/olmadığı, uzak/yakın her şeye ilişkin bir sorumluluğu olduğu anlamına gelmekte: Yani; “insan sorumludur!” anlayışı. Yani yeryüzüne ve ötesine ilişkin sorumluluk duygusunun ve bunun gerektirdiği fiillerin aksi de kabul edilebilir bir seçim, lütuf ya da bağış olmadığı, insan olmanın bu sorumluluğu kaçınılmaz kıldığı anlayışı. Topçu’ya göre bunun kanıtı, en bencil, cimri insanların bile, sadece kendi varlıklarını sürdürmek amacıyla yaşayamayışları, yaşamlarının en azından bir anında, bir gün bir yerde, uzaklarda/yakınlarda kendisi dışında birine/bir şeye el uzatmak ihtiyacını hissetmeleri… Yani kendilerini, kendileri dışında bir şeyden sorumlu hissetmeleri… Yani kendi varlıklarını, bir başka varlıkla, sorumlulukla “bir” etmeleri!… Eğer zamanın bir anında kendimiz dışında herhangi bir varlık için endişe duymuşsak, tamamen sübjektif değer yargılarımızla onun iyiliği için kendimizi sorumlu hissetmişsek, o bir şeye duyduğumuz sorumluluk, bizi efsunlu ve esrarengiz biçimde, diğer her şeye ve her zaman sorumlu kılıyor demektir.  Söz konusu sorumluluğu “sorumlu hissetmek” olarak değil de, “sorumlu olma ahlakı” olarak nitelendirmemizin nedeni de, bunun kimi zaman duyumsadığımız bir his değil de, var oluşumuzun her anına ve varlığımıza yayılan bir oluş, hal olmasından ibaret.

Özetle; hissedilen “sorumluluk” bizi eşyayı tasarruf etmeye (yeryüzündeki tüm insan faaliyetleriyle onu kullanma/dönüştürme/değiştirmeye) yöneltiyor ve dolayısıyla eşyayı tasarruf etmek bizzat sorumluluk ahlakından kaynaklandığı müddetçe meşru olabiliyor. Aksi takdirde eylemlerimiz haksız bir girişimden, sınır ihlallerinden ve canlı/cansız varlıklara zulümden, dolayısıyla kendi insanlığımızı ihlalden öteye geçemiyor.  Bunun sonucunda ise insan etkileşimlerinin tüm katmanlarında bir arada var olma imkanları, yani “dirlik” ortadan kalkıyor.

Varlığın Dirliği Araştırma ve Uygulama Merkezi, insan faaliyetlerinin bugün aldığı biçimin, özellikle belirleyici unsur olarak öne çıkan işletmeler ve iktisadi hayat etrafında hayat bulan eylemlerimizin söz konusu “sorumluluk” ekseninde irdelemek ve bu sorumluluğu yerine getirecek/ihlal etmeyecek dirlik formlarını, yapılarını, modellerini tespit etmek ve bunları geliştirmek amacında. Yani tam da Topçu’nun ortaya koyduğu insanın sorumlu olması bağlamında, dirliğin izini sürmeyi, ona giden yolu aramak iradesinde.

Topçu iradeyi var kılan yahut ona asıl gücünü veren iki ana iç kuvvetten bahsediyor. Bunlardan birincisi daha önce de bahsetmiş olduğumuz sorumluluk diğeri ise ıstırap. Öyle ki, düşünce ve hissi yani muhakeme ve duyuşu da bizzat ıstırap ve sorumlu olma ahlakının bir ürünü olarak görüyor: “Biz ise, ahlak meselesinin merkezine sorumluluk kavramını koyuyoruz. Bütün ahlak doktrinleri sorumluluğu menfi açıdan ele aldılar. … Bizim anlayışımızla mesele yön değiştirmekte ve sorumluluk müspet hale gelmektedir; o böylece hareketin bizzat sebebi olmaktadır. … Bizim sorumluluğumuz evrensel olmaya can atan şuurun tabiatından ayrılmaz. Hareketi evrensel nizama iten, insani endişedir. Tıpkı hareket gibi düşünce de bu endişeden doğmaktadır. Bu evrensel sorumluluk, ruhi hayatımızı teşkil eden bir inanç hayatı içerisinde ortaya çıkmaktadır. … Sorumluluk, düşünme faaliyetini doğurur ve insan düşündükçe, yapacağı hareket karşısında kendini daha sorumlu hisseder. (Tefekkür etme ahlakı! M.D.) O halde kaynağı itibariyle düşünce hayatı ahlaki hayattan doğmuştur.”

Topçunun ıstırap olarak tarif ettiği hakikat, ilham kaynağı ‘İnsan ahenksizdir’ cümlesinde de kendini göstermekte: “İrademizin kendi varlığımızda en aşikâr şahidi ıstıraptır. … İradenin fırtınasına tutularak içlerindeki nizamın sarsıldığını sık sık duyanlar arasında muzdarip olmayan yoktur. Tasavvur edebildikleriyle istedikleri arasındaki korkunç nispetsizlik onlarda her an yükselen feryadın gerçek sebebi olmaktadır.(İ.D., s. 24) Istırap bizde hayat enerjisinin artması, yığılması ve bollukla kullanılmasıdır. O ruhumuzla gerçeklik arasındaki kalın perdenin yırtılması, ruhun varlığa veya varlığın ruhumuza akıp kaynaşmasıdır. (İ.D., s 27) Istırap bizi kâinatta ufak bir parça olmaktan çıkararak kâinatın bütünü haline koyuyor: Buna aşk diyoruz. Istırabımız aşkın eseri değil, aşk sonsuz ıstırabımızın çocuğudur; onun kendine bir mevzu bulmasıdır; varlıklardan birine bağlanarak kendindeki taşkın denize bir sükûn, muvakkat bir istirahat aramasıdır. … Aşkın ifadesi olan secde, sığınmak demektir ve aşk insanın bütün irade kuvvetleriyle kendinden başkasına sığınmasıdır. Aşkımızın bir sonu, bir bittiği merhale bulunmadığı için onu arayan ıstırabımız da nihayetsizdir. En büyük ilme ulaşamamanın, en azametli varlığa sahip olamamanın ıstırabını çekiyoruz. Daha çok sevemeyişimizin, hatta dilediğimiz kadar acı çekmemiş olduğumuzun ıstırabını çekiyoruz. Dilek, ıstırapla hamleler yaparak, daha büyük ıstırap için aşk duraklarında mest olup dinlenmek suretiyle bir sonsuzluğa, Allah’a doğru ilerliyor. (İ.D. s. 24-29)

Peki, o halde; sorumluluk ve ıstırap bizzat eşyayı tasarrufu (yani; yeryüzünde tüm insan faaliyetleriyle var olmayı, böylece varlığın bir arada sahip olduğu anlama ortak olmayı, ve bu birlik halini yine varlığa dönerek dirliği temin etmek üzere tekrar sunmayı) gerektiriyorsa, eşyayı tasarruf etme iradesini göstermek, yani ‘harekete geçmek’ sorumluluk ahlakının olmazsa olmazı değil midir? 

“Mesuliyetimin şahidi hareketlerimdir ve ancak hareketlerimle mesuliyetim hakikat oluyor. … Hareket dediğim bu ilk hakikat benim elimle kâinatı ve hem de beni değiştiriyor. Filhakika o,“ başka varlıkları ve kendi eliyle kendini değiştirmektedir” diye tarif edebiliriz (H.F. s. 45). 

“Lakin ahlakiyet niyetten ibaret sanılmasın, müfekkire (düşünme yetisi) hareketin bir şekli olduğu gibi o aynı zamanda hareket olmak ihtiyacındadır. Ve ahlaki niyet ancak hareketle uzvi varlığımıza girer, kalbimizi çarptırır ve hayatını damarlarımıza akıtır (H.F., s. 49).

“ Tefekkürün ve hissin vücud kazanması bir insan hakikatidir ve hakikat ancak vücut kazandığı zaman insan hakikati olur.” (H.F., s. 50)

Tefekkür etmek, hissetmek, sorumluluk ahlakı duymak hepsi dış kuvvetleri iç kuvvetlerle karşılayışımızla ilgili ve bu açıdan her biri birer iradedir, irade mahsulüdür. Fakat bu iradeler kendi varoluş nitelikleri itibariyle bizzat hareket olmak, harekete geçmek istemektedirler. Ancak böyle bir durumda onlar, insanın dünya ile olan etkileşimine kaynaklık edebilirler, yol gösterici olurlar. Yani hayat olabilir, hayatımızı idare edebilirler. (Hayatımızın idare edicisi fikirlerimiz değil, irademizdir. (İ.D., s. 16) Bizler düşündüğümüz yahut inandığımız gibi mi yaşıyoruz? Bizleri böylece yaşamaktan alıkoyan, bizzat ve bizzat harekete geçmeyişimiz yani irademizin varlık bulmasına izin vermeyişimizdir. (“Her hareket bizi değiştiricidir. Nice insanlar kendi kendilerinin mahbusu olarak, ilk hatalarının yüklendiği mukadderi taşıdılar veya gülerek oynamağa başladıkları role sonunda müptela oldular.” (H.F., s. 59) Hayatlarımız yaptıklarımızın izinden ve emrinden gitmiyor mu? Hayatımızı değiştirmek ve yüksek bir amaçla bu hayatı yaşamak, tefekkürün ve hissin organizmamıza sıkışan dünyasına hasredilebilir mi? Onlar irade koyma ahlakıyla bizzat ve bizzat hareket, tam anlamıyla hayat olmayı beklemiyorlar mı? Aksi takdirde maksat hâsıl olmayacak ve insan sadece yükler yüklenmekle, fikrin ve hissin çilesini ancak bir yük taşıyıcılığının sermayesi kılabilecektir. Hareket; fikri ve hissi, sorumlu olma ahlakını, tefekkür etme ahlakını besleyen gıda yahut varlığını devam ettiren biricik kuvvettir. Hareket yani irade koyma ahlakı olmaksızın iyi niyetimiz, güzel düşüncemiz ve tüm olumlu duygularımız silikleşir. Silikleşenlerin yerini ise, belki üzerinde çok fazla da düşünmediğimiz, gelişigüzel yapmakta olduğumuz hareketlerle varlık bulan, o hareketlerin bir bakıma eskizleri alacaktır. Yani hareketlerimiz, bizim hayatımız olacaktır. 

İşte yine bu noktada, Varlığın Dirliği Araştırma Merkezi’nin (VADİ), yeryüzünde bir arada var olmamızın kodlarını araştırmak üzere ortaya konulmuş bir irade olduğunu, bu amaçla harekete geçildiğini ifade etmek durumundayız. Var olmak ya da hissettiğimiz sorumluluğu, ancak harekete geçerek var kılabileceğimizi bildiğimiz için, tersten ifade edecek olursak harekete geçmek iradesi olmaksızın var olamayacağımızı bildiğimiz için, harekete geçmiş bulunmaktayız! Çünkü biliyoruz ki; “Sorumluluğumuzun şahidi hareketlerimizdir ve ancak hareketlerimizle sorumluluğumuz hakikat olabilir.” Çünkü hareket dediğimiz bu ilk hakikat bizim elimizle evreni yani varlığı ve hem de bizi değiştirecektir.

Ve hatta, biz kendimizi değiştirmek, kendimizi kendi iradelerimizin kainata aktığı ve eklemlendiği noktada yeniden keşfetmek, önce kendimizle yüzleşmek ve yüzleşmek ve tekrar yüzleşmek niyetindeyiz! Çünkü biliyoruz ki iyi niyetlerimiz ve güzel düşüncelerimiz, merakımız ve arayışımız harekete geçmek ihtiyacında iken, kendi yaşayışlarımız, iş yapma biçimlerimiz, diğer bireylerle ve yeryüzü ile iletişim/etkileşim biçimimiz bizi her gün dönüştürmekte ve idealize etmekte olduğumuz “biz” ile yeryüzünde tüm hareket ve eylemlerimizle ortaya koyduğumuz “biz” birbiri ile ister-istemez ayrışmakta, aradaki mesafe açılmakta ve öyle ki biri bir diğeri için ötekileşmekte, dirlik bozulmakta…

VADİ’yi, yukarıda çerçevesi çizilen ve insanı her şeyin ortasına, “sorumluluk” bilincine sahip olmak ve o sorumluluğu yerine getirmek şartıyla yerleştiren bir anlayışın sonucu olarak, harekete geçme iradesi olma niteliğini yineleyebiliriz. VADİ’nin dayandığı DİRLİK fikri ise; farklı varlık alanlarının birbirlerinin var olma alanlarını istila etmeksizin yaşayışlarını kendi var oluş biçimleri ile özgürce ve emniyetle sürdürebilmeleri ve hatta bu var oluşun bir “diğeri” ile güçlenmesi anlayışından ibaret. Evet, dirliği aramaktayız, çünkü içinde var olageldiğimiz kadim medeniyetimizin, “birlik” fikri ile (varlığın tüm formlarının, tek bir asıl formun bileşenleri olduğu ve söz konusu birlikteliğin ayrı varlık formlarının var olma biçimlerinden daha güçlü olduğu ve hakiki olarak her şeyi birbirine bağladığı düşüncesi) söz konusu “dirliği”, yani inanç ve değerlerin ve fikirlerin, hayatla buluşmasını “insani bir görev” olarak tam önümüze koyması, yani “harekete geç!” çağrısı, yani “iradeyi hapsetme, iradenin hakkına girme ve onun hareketle vücut bulma hakkına imkan tanı!” hatırlatması, bugün bizlerin VADİ ile, meydana çıkmamızın gerekçesi, izahı, biçimi.

Son olarak iradenin Topçu’ya göre aslında dalga dalga yayılan, büyüyen ve en son haddinde de, Hadsiz ve Sonsuz Kudret Sahibine ulaşmakla mutmain olabilecek bir kuvvet olduğunu belirtmeliyiz: “Biz damarlarımızdan sızan iradeyi, kendi eserimiz zannetmekle yanılıyoruz. Hakikatte irade birdir. O, istek halinde aleme yaygın kudretin bizdeki adıdır. … Hakikatte çarpışan kudretler yok; insanın sefaletleri ile ölçülmeyecek kadar büyük, aleme yaygın bir irade ile bizim ona iştirak eden ruh yapımız vardır. … İnsanlığın yükselişi ilahi iradeye iştirake götüren yolda ilerleyiştir. Bu yol aileyi, milleti, insanlığı istemek ve bunların hepsi için, hepsin ihtiva eden sonsuz kudreti, fani hareketlerine sıkıştırmak ihtirası ile istemektir. (İ.D. s. 14-15) Topçu bu yayılışın yani iradenin insandan, aileye, oradan millete, devlete, insanlığa ve en sonunda da hepsini kuşatan sonsuz kuvvete yönelmesini şöyle temellendiriyor: “Kendi tabiatımız, kibir, ve gururumuz, bizi hareketsiz kılan sosyal dayanışma, bizim kendine körü körüne itaatimizi isteyen toplum, hepsi de bizi esir eden kuvvetlerdir. İrade bütün bunlarla mücadele etmek için adeta kendi başına yetersizdir. İrade bu yetersizliğe son vermek için, ferdiyeti kurban etmeyecek şekilde, çevresinde halka halka gelişen otoriteyi istiyor. Bu zincirin ilk halkasında aile, son halkasında ise mutlak otoriteden ibaret ilahi iradeye iştirak vardır.” (İ.A., s.21)

SONUÇ:

Topçu’nun irade metafiziği, bizler için irade’yi tanımak ve kendi hayatlarımızda iradenin halka halka genişlediği tüm mecralara akış biçimini anlamak adına oldukça ilham verici, tefekküre sevk edici bir başyapıt. İrade; eşyayı tasarruf etmekle bütün içsel ve zihinsel tecrübeleri varlığa büründüren yegane kuvvet yani hareket. İrade kalbi ve zihni her türlü çabanın vücutla ve bizzat hayatta var olması. Giydirici, kuşatıcı, var kılıcı. 

Bugün yeryüzünde sürdürmekte olduğumuz yaşam biçiminin, üretim-tüketim-bölüşüm pratiklerimizin, ruhumuzda, bedenimizde, ilişkilerimizde, doğada ve “insanlık” dediğimiz “bizim hikayemizde” çok derin bir ıstıraba kaynaklık ettiğini bilmekte/hissetmekteyiz. Bu ıstıraba eşlik eden “sorumluluk” iradelerimizin ve hareketlerimizin sonuçlarıyla yüzleşmek durumunda olduğumuzu gösteriyor. Istırabımızdan, yani bugün hayatlarımızı ve dünyamızı istila eden kaotik çıkmazdan, ancak irademizi ayağa kaldırarak çıkabiliriz. Kişisel olarak ayağa kalk emrini verdiğimiz irademizin bahsedilen sorumluluğu yerine getirmesi ise, ancak bir arada yaşama ve var olma becerisi kazanmış kurumların, yeni ilişki biçimlerinin ve yaşama biçimlerinin hayata geçmesi ile mümkün olabilecektir. Bugün bu VADİ’de tam da Topçu’nun bize hatırlattığı iradenin davasına kendimizce bir cevap geliştirmek, irademizi hapseden kuvvetlerden sıyrılmak ve insan olmanın yüklediği ağır sorumluluğu yerine getirmek üzere harekete geçmekteyiz. 

Hülasa, aleme yaygın iradeye iştirak etmek niyetindeyiz! 

(Yazıda alıntı yapılan Nurettin Topçu kitapları: İsyan Ahlakı, Dergâh Yay, 6. Baskı- İradenin Davası, Dergâh Yay, 3. Baskı- Varoluş Felsefesi ve Hareket Felsefesi, Dergâh Yay, 3. baskı)

Muhteşem dergimize abone olun! Sizi güncellemelerden haberdar edeceğiz.
Dergimize abone olun!