Dirliğe Hizmet Eden Yönetim

21. yüzyıl insanları, toplumları ve kurumları olarak geç-modern döneme ait zamanın ruhunu teneffüs ediyoruz. Bu dönemin temel karakteristiği değişimin hız ve kapsam bakımından kuşatıcılığının sarsıcı ve beklenmedik olmasıdır. ‘Katı olan her şey buharlaşıyor’ sözünün, söylendikten yaklaşık 200 yıl sonra hala gerçeklik payı artıyor. Bir yandan hızlanıyoruz ve merkez-kaç kuvvetimiz artıyor, bir yandan bize bir anlam sunan anlatı silikleşiyor ve bizi kıvamda tutan kütle-çekim kuvveti azalıyor. Neticede ikamet edecek bir karar noktamız kalmıyor ve koparak savruluyoruz. Görünen o ki sıfır toplamlı bir oyundayız ve kazançlı çıkıyor görünen taraf, oyunu kuran çok uluslu firmalar ve sermaye sahipleri oluyor, kaybeden taraf ise yorulan insanlık, doğa ve hakikat.

Bu şekilde değişimin kurucu öznesi olmaksızın ‘yönetim’ üzerine düşünmek ve olumlu bir değişim meydana getirebileceğine inanmak zorlama gelebilir. Ancak yaşam ona anlam içeren bir eylemle katıldığımız ölçüde hayata dönüşür ve düşünmek ve inanmak insanın özgül eylemleridir. Şu halde şairin ‘şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi, taşınacak suyu göster, kırılacak odunu…’ yakarışı gibi, şaşkınlık içinde ama Mevla’ya sığınarak bir yol yordam arayışıdır, bugün dirliğe hizmet eden yönetim üzerine düşünmek.

Yönetimin neliği üzerine düşünmek her ‘şey’i en baştan ele almak demektir. Çünkü yönetim öncelikle -henüz insan yokken bile- şeylerde düzen ve devamlılığın olduğu ‘alemler’ için söz konusudur. Bu yönetim külli aklın yansımasıdır ve kaotik bir oluşta varlık aleminin akıl sahibi olmayan üyeleri, varlığın birliğine kendilerince katılmak ve bu birliğin içinde dirliğe hizmet eder şekilde hareket etmekle kayıtlıdırlar. Yani varolanların mahiyetlerinde içkin olan bir mücadelenin yanında, aşamayacakları bir işbirliği de söz konusudur. Öte yandan insan, aklıyla mevcut doğal düzenleri aşan ve kültür üreten bir varlık olarak sıyrılır ve yol alır. Tarihin akışı içerisinde bugünkü konumumuza bizi getiren yolun serencamı, aynı zamanda insan türü olarak yönetim karnemize de not düşmektedir. Şüphesiz bizi bulunduğumuz yere getiren yol kaotiktir, yani konumumuz yönetimin kaçınılmaz sonucudur diyemeyiz. Fakat yolumuza yön veren adımlarımız önemli yön-et-im kararlarından etkilenmiştir. Yani kendimizin ve çevremizin üyesi olduğu yeni düzenler, yönetim adına müdahalelerimizle oluşturduğumuz entropinin katkılarıyla ortaya çıkar. Bu entropiyi üreten insan zoon politikon/medeniyyünbittab olması hasebiyle siyasal bir canlıdır ve siyaset de son tahlilde ussal bir yönetim tecrübesi demektir.

Hattat Macid Ayral’ın “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” hattı (Zümer Suresi 53. Ayet), 1957

Hattat Macid Ayral’ın “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” hattı (Zümer Suresi 53. Ayet), 1957

Öte yandan yönetim dediğimizde bugün anladığımız şey değişmiştir. Yani mahiyeti aynı kalsa da yönetim farklı bir kimliğe bürünmüştür. Klasik dönem insanları vaktin çocuğudur ve şimdinin imkanları içerisinde düzeni ararlar. Doğada içkin bir düzen zaten vardır ve bu düzen tanrısaldır. Dolayısıyla tanrısal olana uygun yaşamla, kadim ve aynı olanı tavaf ederek bu düzenin devamlılığı/ihyası için çalışırlar. Ancak bu da son tahlilde Allah’ın takdirindedir. Geleceği tasavvur ve inşa gayretiyse bir modern insan alışkanlığıdır. Bu sefer tarih doğrusal akış içerisinde kurucu özne olan insanı tavaf ederek ve onun elleriyle yaratılır. İçinde bulunduğumuz geç-modern dönemde ise ne klasik ne de modern dönemde olduğu gibi bir bütüncül düzen inşası anlatısı vardır. Bugün artık bireylerin kendi geleceklerini/kariyerlerini inşa etmeleri, ‘ben’i gerçekleştirmeleri üzerine bir anlatı söz konusudur. Esasında buna tam olarak ortak bir anlatı denemez, çünkü bizi varlığa ve birbirimize bağlamaz, ilgimizi kendi çeperlerimizde sınırlar ve bizi atomlaştırır. İnsanın ilgisini kendisine hasretmesi doğaldır fakat aynı zamanda çocukça ve hayvanidir, yani akıl eşlik etmez. Bugün yaşantının sekülerleşmesi, bireyselleşme ve kurumların çözülmesi gibi değişimler, ekonomik, siyasal ve teknolojik değişimlerin de refakatiyle, bu yeni anlatının etrafında çocukça bir ihtirasla salt kendimizi tavaf etmemize neden olmaktadır. Dolayısıyla bugün yönetim denildiğinde akla ilk gelen klasik ya da modern dönemlerdeki gibi tanrısal düzenin ihyası ya da daha iyi bir gelecek inşası değil; etkinlik, verimlilik, karlılık ve büyüme gibi performans göstergeleri bağlamında ‘ben’in yaşamına sığacak kadar kısa dönemli ve dar kapsamlı menfaatlerin temin edilmesi olmaktadır. Bu ‘ben’ ister insan, ister işletmeler olsun, sorun aynıdır: yönetimin egosantrik olarak miyoplaşması.

Hepimizi hasta eden, yaşamdaki toksik yükü artıran bu miyoplaşmanın, yani karşımızdakine, ötekine körleşmenin panzehiri, bakışımızın ufkunu tadil etmekten ve kavramsal çerçeveyi yeniden çizmekten geçer. Modern işletmecilik literatüründe yönetim ‘kaynakları etkin ve verimli bir şekilde kullanarak planlama, örgütleme, yürütme ve denetleme yoluyla amaçlara ulaşmak’ olarak tanımlanır. Bu tanım doğrudur ama çıplaktır ve yaşantımızda onunla bu şekilde karşılaşmayız. ‘Doğru’ mantığın konusudur ve iş yaşamı salt mantığın hükümran olduğu bir alan gibi düşünebiliriz fakat biz insanlar edimlerimizi salt mantığa dayanarak gerçekleştirmeyiz. Doğrunun yanında ‘iyi’ (etik) ve ‘güzel’in (estetik) bilgisine de ihtiyaç duyarız. Dolayısıyla tanım eyleme dönüşürken iyi ve güzel kumaşına da bürünmelidir. İyi ve güzele ilişkin değerler felsefemiz (aksiyoloji) ise ontolojimizden doğar. Yani tanımla bizi tanıştıran evvelemirde varlık anlayışımızdır. Biz ise varlığın birliği anlayışımızla (tevhid ontolojisi), yönetimin tanımını, mevcut haliyle onu üreten uygarlık anlayışından farklı renklerde giydiririz -en azından öyle yapmalıyız.

Bunun için belki ve öncelikle tanımdaki ilk kavram olan ‘kaynak’tan başlamak ve bunu ‘varlık’ diye değiştirmek gerekir. Bu kavram değişince her ‘şey’ değişir. Artık dokunduğumuz şeyleri mülkümüz değil emanet olarak, varlığın hürmeti hak eden üyeleri olarak görmeye başlarız. Nitekim modern anlayış anlamı tekil insanın ömrü ve bedenine daraltınca, çıkar çatışması yaşadığımız her an, oluşması muhtemel olumsuz etkiler, üretilen değere katılan ‘öteki’ her şeyin rağmına rahatlıkla dışsallaştırılabilir. ‘Öteki’ kaçınılmaz bir şekilde mesafeyi doğurur. Dokunmak için şeyleri karşımıza almamız ve aramıza mesafe koymamız gerekir, bu hem mantıksal hem doğal olarak doğrudur. Ancak bugün meselemiz ötekiyle aramızdaki mesafenin çok açılması ve ona dokunmadan ilişkiye girmemizdir. Mesafenin bu denli açılması şeyleri bizim için kaynaklaştırır ve istismarını kolaylaştırır. Öte yandan ‘birlik’ anlayışı şeylerle aramızda göz önünde bir mesafede dostane bir ilişki tesis eder. Böylelikle iş ve değer üretimimiz esnasında çevremize tevhid merkezli bir hikmet nazarıyla bakınca varlıkla daimi bir helalleşme halinde olmamız gerektiğini anlarız. Zira varlığın ilkesi Tanrı’dır ve varlık hiyerarşisindeki tüm unsurlar O’na atfen hürmeti hak eder.

Tanıma devam edersek, ‘etkin ve verimli bir şekilde kullanarak’ yerine belki biz ‘adil bir şekilde yararlanarak’ diyebiliriz. Tanrı’nın ilk ve en önemli vasfı adil olmasıdır. Dolayısıyla yeryüzünün ıslahı ve tanrısal düzenin ihyası için çalışan bir Müslüman için de adalet, yönetimin gayesi ve ilkesidir. Adalet tanım gereği ‘şeyleri yerli yerine koymak’ ya da ‘hakkı hak edene hak ettiğince teslim etmek’tir. Dolayısıyla yönetim işimiz esnasında varlıkla ilişkimizde etkinlik ve verimliliği ifade eden ekonomiklik değil, davranışlarımızda adalet ve gayeliliği ifade eden iktisadilik kaygımız olmalıdır. Ayrıca bir şeyi ‘kul’lanmak, yani onu kendimize kul edip varlığını bütünüyle inhisarımıza almak yerine, hep birlikte kul olduğumuz bilinciyle, hakkını vererek ondan yararlanmak ifadesi, ‘akarsuda abdest alırken dahi israf etmemek’ bilinciyle, halifeliğe daha yakışır bir duruş sergilemek olacaktır.

Tanımlardan devam edersek modern kavramsallaştırmada ihtiraslar hem üretimin, hem tüketimin, yani ekonominin sürükleyici gücüdür. Toplumsal canlı olan insanın bir yanı ihtiraslarıyla hareket etmesidir muhakkak. Ancak ihtiraslara bilinç eşlik etmez. Toplumsallığın diğer yanı ise devamlılığıdır ve bu devamlılık ancak ussal bir emekle üretilir. Dolayısıyla sürdürülebilirliğin ilkesi ussallıktır. Bugün sürdürülebilirlik sorunumuzun çözümü sürekli büyüme motorunun beslendiği ve entropiyi hızlandıran ihtiraslarımızı okşamak ve habis bir ur gibi serpilmesini teşvik etmek yerine kolektif ussallığı yeniden oyun kurucu olarak yönetim zeminine davet etmekle mümkün olabilir.

Ne yazık ki günümüz yönetim anlayışı hesaplamaya dayalı zekanın, uzgörüşlü ussallığı yerinden ettiği, aklın örtüldüğü, kısa vadeli sonuçların sağladığı geçici bir zaferle sarhoş olmuş durumdadır. Fakat bu yönetim anlayışı insan eliyle üretilmiş, benzerini daha önce tecrübe etmediğimiz bir varlık bunalımını hazırlamıştır. Benzersizdir, çünkü insanlık tarihine kıyaslarsak birdenbire olmuştur ve bu bir çırpıdalık hikmet tecrübesinden istifade etmemizi engellemektedir. Schumacher’in tabiriyle “bu değişiklik o kadar birdenbire olmuştur ki … eli açık doğanın bize her zaman tanıdığı hoşgörü sınırlarını aşmakta olduğumuzun farkına bile varmamışızdır”. Yine benzersizdir, çünkü kuşatıcı olarak bütün ekosistemleri bozmaktadır. Dolayısıyla bugünkü bunalımı doğuran entropi hızlı olmanın yanında çok katmanlı olarak artmaktadır. Sorunun benzersizliği ancak buna mukabil çabanın benzersizliği ile çözülebilir. İnsanlık daha önce benzeri görülmemiş şekilde küresel bir uslanma deneyimi yaşamalıdır.

Bu uslanma girişimi kitleye tahvil edilemez zira kitlenin aklı yoktur. Dolayısıyla kitleden, ekonomik düzlemde konuşursak, salt ihtiraslarıyla hareket eden piyasadan ussal davranış, hikmet beklemek safdillik olur. Yeni denge noktasındaki sahiliselamete bizi çıkaracak, ihtiyaç duyduğumuz hikmet, ancak yöneticilerden beklenebilir. Mustafa Özel’in dediği gibi ‘yönetim, Tanrı’ya öykünmektir’. Bu bağlamda yöneticilerin piyasanın buyruklarından önce tanrısal misyonlarını (yeryüzünde halife olduklarını) hatırlayarak dirliğe hizmet etmelerinin vakti gelmiştir.

Leave a Comment

Muhteşem dergimize abone olun! Sizi güncellemelerden haberdar edeceğiz.
Dergimize abone olun!